Biftekli makarna ya da tam tersi :)


İki kişilik tarif için benim kullandıklarım şöyleydi:

Önce biftekleri parmak kalınlığında keseceksin (4-5 adet biftek). Olmadıysa ya da olacak gibi gözükmüyorsa bir lokmalık da kesebilirsin.

Sonra onları bir tavaya atıp üzerine 3 diş sarımsak, bir orta boy soğan keseceksin. Şekilleri sana kalmış. Ben sarımsakları enine 
dilimledim. Soğanı da önce boyuna ikiye böldüm, parçaları da enine dilimledim.

Sonra tavaya biraz yağ, biraz soya sosu, istersen biraz da şarap koyup ocağın altını yakıyorsun. Etler pişince 2 domatesi küp üp kesip tavaya atıyorsun. Renk vermesi için biraz salça ve tabi ki bifteği onsuz düşünemeyeceğimiz kekik ekliyorsun. Ben kırmızı pıl biberle karabiber de koyuyorum. Tuz da koyabilirsiniz, ben genelde unutuyorum.



Bu arada yandaki ocakta makarnamız kaynıyor (bunu söylemeyi unuttum ama neyse siz tarifi tamamen okumadan yapmaya başlamadınız nasılsa :)



Makarna da haşlandıktan sonra süzüp üzerine biftekleri karıştırıyor ve iyice harmanlıyorsunuz. Ve işte servise hazır. Yanına ayrıca yemek de istemez. Koca bir salata yeter :)

Sırası gelmişken


Bir sürü blog keşfettim bugün. Bazılarını yana ekledim ama sonra bir yazı yazasım geldi benim de.

Bloglar sayesinde amma da çok insan tanıdığımı ve hatta bazılarını şimdi yakınımda olan insanlardan daha fazla sevdiğimi farkettim. Bu iyi mi kötü mü?

Bugünlerde lanet işimi devredememiş olmanın verdiği ağır üzüntüyü yaşıyordum ki artık
ben de bıraktım kendimi. Yoo işi bırakamadım henüz ama kendimi bıraktım :) İşte o nasıl bir rahatlıksa artık yüzüme yansıyan, bugün kan tahlili için gittiğimiz sevgili doktor amcamız bile sende bugün bir gevşeklik var dedi.

Kan tahlilini "rutin" olarak yaptırdık. Hastanede çalışıyoruz ya, bu şekilde, senede bir kere
gidip kan tahlili yaptırarak hastanenin bize verdiği o büyük nimetlerden faydalanmış gibi hissediyoruz kendimizi :) Bizden aldıkları 3 tüp. O 3 tüp alınana kadar benden giden 1-2 ay. Her kan verişimde damarlarımı bulamayanlara içten içe kızışım, diğer hastalar adına üzülüşüm, işte bu yüzden iğneyi gözümde büyüterek ancak senede birde karar kılışım ve ben işte. Kan aldırmaktan deli gibi korkan bir ben.

Bugün değişik bir yemek denedik. Aslında bu aynı yemeği ikinci deneyimişiz. İkinci olduğu için yine de deneme sayılır mı yoksa o safhayı geçtik mi biz? Aslında lezzet olarak da değişik değil, görüntü farklı biraz. Biftekli makarna. Birazdan resimleriyle birlikte yazacağım. Yorumunu burda yapabilirim ama. Bence çok lezzetliydi. Makarnanın göbeklerimize ikinci kaıt atmakta usta olduğu kesin, ama bugün yanlarımda kanatlarım var ya benim, her şey tozpembe.

Bugün bir arkadaş gelecekti bize. Dünden haber vermişti hatta, akşam da bizde kalacaktı. Ben de planlarımı ona göre yapmıştım. Sabah dalgınlıkla pilatese hazırlık sırt çantamı bile almamışım yanıma. İş çıkışı ne spor ne sıkılaşma, direkt eve geldim o yüzden. Ama arkadaş gelmedi. Aslında bekliyordum bunu. Yani O'ndan ziyade bunu bekliyordum, yani gelmemesini. Çünkü genelde yaptığı bir şeydir bu. Karar verir sonra vazgeçer. Pilatese de onun yüzünden başlamıştım mesela. İlk birkaç derse geldi sonra vazgeçti. Ben vazgeçmedim ama. Benim için gerekliydi çünkü. Arkadaşın vesilesi iyi olmuştu.

Aynı arkadaş geçen sene de İngilizce konuşma kursuna heves etmişti. Hevesle gidip yazılmıştık. Sonra o vazgeçmişti, ben yine devam etmiştim. Bu sefer vazgeçme nedeni ud kursu almak istemesiydi. Günleri çakışıyordu. Sonra ud kursuna yazılıp ud siparişini verdi. Sonra vazgeçti, siparişi de iptal etti.

Bu sene bir de briç kursuna heves ettik elerimizle beraber. 4 kişi yazıldık. Arkadaş yine vazgeçti. 3 kişi hala gidiyoruz briçe. Ben, eşim ve o arkadaşın eşi :)

Sabahları işe taksiyle gidiyorum 1 haftadır falan. Havalar soğuk, otobüsler eskisi gibi dakika başı geçmiyor, geçen bir tane var zaten. Onu da yakalayabilene aşk olsun. Otomatik bir arabamız var. Eşim işe servisle gidiyor. Bizim badi her sabah gülen gözlerle bana bakıyor, ben adeta kaçıyorum ondan. Taksiyle giderken onu aldatıyormuşum gibi geliyor. Hava da soğuk ya, sanki ara sıra çalıştırıp ısıtmazsan üşürmüş gibi. Bir mahcubum badimize karşı :( Ama kullanamıyorum işte. Trafik korkum var. Ama hergün taksiyle gide gele o saatlerde yol oldukça boşken badiye atlayıp gitsem kazasız belasız işe gidebilirim gibi geliyor. Evle iş arası kaç kilometredir ben bilmem, gözümün hesap işlemi yoktur ama taksiyle 2 dakika kadar sürüyor sanırım. Yani hakikaten gözümü karartıp gidebilirim aslında. Bir de şu yokuşlar ve dar köprüler olmasa! Tabi bir de akşam trafiğinde eve dönme meselesi var. İşten herkesle birlikte çıkmayabilirim mesela. Ama o zaman da hava çoktaaaaan kararmış olur. Badiyle kısa yolculuklar yapsam da, tabi Badem yan koltukta direktif verirken, akşam karanlığında hiç başbaşa kalmadık kendisiyle. Yine de taksici Hüseyin Amca'yı beklemekten iyi olabilir.

Bu arada yol madem 2 dakika git işine yürüyerek demeyin.
1-ben hımbılım.
2-yol inerken hep yokuş aşağı.
3-düz olan yollardaki kaldırımlar hemen anayol kaldırımı olduğundan (ana yol dediysek otobandan bahsetmiyoruz) sulu havalarda üstüm başım sulanıyor, hiç hazetmiyorum!
4-sabahları ayaz oluyor.
5-geri gelmesi gidişten de beter, hep yokuş yukarı.

Acıdınız mı bana? :P

Değerlisine not: Kan tahlil sonuçlarım iyi çıktı.

Güncelleme

@ Son terör olayları hakkında birkaç kelime yazmadan geçemeyeceğim. Bir annenin evine gitmişler. Oğlunu kurban vermiş kadın. Hem de teröre kurban vermiş. Yüreği yanıyor. Gözleri kıpkırmızı, ağzı kurumuş artık. Ama yine de "bugün oğlunu bunlar öldürdü diye önüme adam çıkarsalar, elime silah verseler de bu kötülüğü ben onlara yapamam" diyor. İşte benim vatanımın insanı bu kadın! Nüfus cüzdanında  T.C. vatandaşı yazması hiçbir şey ifade etmiyor. Bunları yapan da vatandaş değil mi sanki? Bağrımızda yılan beslemiyoruz da ne yapıyoruz? Ama suç sadece onlarda değil, onların suyunu kurutmayanda, onlara destek olanda aynı zamanda. Ama yüreği dağlanan o ana, ana yüreğine rağmen gözüyaşlı çıkıp ben onlara ateş edemem, bomba atamam diyor..

@ Neymiş efendim işten vazgeçmişmiş. Ama iş yüzünden değilmiş. İş kolaymış canım, herkes yapabilirmiş ama o yine de (beni burdan kurtarın diye dilekçe verdiği" eski iş yerine dönecekmiş. G.tüm yemedi denese şuna. Devredemedim gitti şu lanet işi :(

@ Ben daha diğerlerini anlatamadan bir sürü film seyrettik Badem'le. Hatırladığım kadarıyla sayayım, kesin sonuç için keşke Badem'i bekleseydim, Catherina Zeta-Jones'u çok şükür tombik sayılabilecek bir halde, üstelik artık yaşlanmaya başlamış olarak gördüğümüz No Reservations (kıskancım evet ne var?), neydi yılın en yakışıklı adamı mı seçilmişti-Matt Damon'ı yine kendini yerden yere atıp önüne çıkanı döverken gördüğümüz serinin 3. sü Bourne Ultimatum, konu itibariyla oldukça farklı ve fakat olayın sadece bir odada geçmesi bakımından hafif iç bunaltıcı olan The Man From Earth hatırladıklarım. Bu filmlerden de filmaniacta bahsetmeye çalışacağım ama o zamana 
kadar özellikle The Man From Earth'ü tavsiye edebilirim. İç bunaltıcı dediğime bakmayın. 
Bir adam var. 14.000 yaşında olduğunu iddia ediyor. O zamanki insanlara verilen adla Kro-Magnon olduğunu ve hücreleri yaşlanmadığı için kendisinin de yaşlanmadığını söylüyor. Onu yolcu etmeye gelen üniversiteden prof. ve benzeri arkadaşları da sorularla adamın iddiasını çürütmeye bazen de anlamaya çalışıyorlar. Neyse daha fazla açıklamayayım şimdi burda :)

@ Bir kanalda Sinekli Bakkal yayınlanmaya başlamış. Ben Halide Edip'in bu kitabını çok sevmiştim. Yaprak Dökümü'ndeki tadı bu dizide de bulurum umuduyla açtım ama hiç keyif almadım maalesef. Aslında oyunculuklarını beğendiğim oyuncular da var dizide. Özge Özberk ve Uğur Polat gibi. Uğur Polat'ın özellikle sesine hastayım. O saatlerce konuşsun ben hiç sıkılmam öyle söyleyeyim. Ama dizi gerçekten hoş olmamış bence :( Ses demişken Rutkay Aziz'in de sesini çok etkileyici bulurum bu adara :))

@ Yılbaşını mevzuu bahis edecektim amma şimdi yukardaki yazıların altına kocaman (yok o kadar da koca değildi) yılbaşı ağacımızın resmini yapıştırıp eğlenceli yazılar yazasım gelmedi. Başka bir yazıya saklayayım en iyisi.

Stardust (Yıldız Tozu)



Dunstan'ın (küçüklüğü Ben Barnes, büyük hali Nathaniel Parker) yaşadığı köyün hemen dışında bir duvar vardır. Bu duvarın başında her zaman bir bekçi bulunur ve kimseyi duvarın öbür tarafına geçirmemekle görevlidir.

Bir gün Dunstan duvarın öbür tarafını merak eder ve bekçiyi atlatarak duvarın diğer tarafına geçer. Burada değişik insanlar ve değişik eşyalarla dolu başka bir köy vardır.Dunstan tezgahların birinin önünde durur ve Una'yla (Kate Magowan) tanışır. Una ona bir çiçek verir ve karavana alır.

Dunstan ordan ayrılırken Una'nın diğer tarafın kralının kızı olduğundan ve tezgahın sahibi Ditchwater Sal tarafından tutsak alınarak köle yapıldığından habersizdir.

Dunstan kendi köyüne geçtikten 9 ay sonra kapısı çalınır. Bir sepet içinde minik bir bebek gelmiştir duvarın öbür tarafından. Bu, Dunstan ve Una'nın oğlu Tristan'dır (Charlie Cox). 

Aradan yıllar geçer, Tristan büyür ve Victoria'ya (Sienna Miller) aşık olur. Ama köyün zenginlerinden biri daha aynı kızı sevmektedir. Tristan Victoria'ya duygularını açar ve onun için yapamayacağı şey olmadığını söyler. Tam da o anda bir yıldız kayar. Tristan Victoria'ya olan aşkını kanıtlamak için kayan yıldızı kıza getireceğine dair söz verir ve eve gider. Babası Dunstan'a duvarın öbür tarafına geçmek istediğinden bahsetmek zorunda kalınca babasının da daha önce bunu denediğini ve hatta annesinin diğer taraftan olduğunu öğrenir. Dunstan ona annesinden kalan bir mektupla çiçeği verir. Mektubun içinde bir de siyah mum vardır. Mektupta yazana göre mum yakıldığında insanı en hızlı şekilde düşündüğü yere götürebilecektir. Tristan mumu yakar ve birden kayan yıldızın yanında bulur kendini.

Yerde kocaman bir çukur, çukurun içinde de Yvaine (Claire Danes) vardır. Kayan yıldız Yvaine'dir ama Tristan'ın bundan haberi yoktur. Onun dünyasında böyle fantastik şeyler olmaz çünkü :)

Yvaine'in yıldız olduğunu anladığında onu kendine bağlar ve eve doğru yola koyulur.

Bu arada fantastik şeylerle dolu köydeyse kayan yıldız görülmüş ve birçok kişi onu bulmak için yola koyulmuştur. Bunlardan en tehlikesi Lamia'dır (Michelle Pfeiffer) . Lamia ve kardeşleri gençleşmek ve
ölümsüz olmak için yıldıza ihtiyaç duyarlar. Ellerinde son yakaladıkları yıldızdan kalan parçaları Lamia yer ve gençleşerek yeni yıldızı yakalamak için yola çıkar. Lamia bir cadıdır ve güçleri vardır. Niyeti yıldızı yakalayıp kardeşleriyle birlikte yemektir.

Köyün kralıysa ölmek üzeredir ve tacı oğullarından kime vereceği belli değildir. Ölmeden önce son yaptığı şey boynundaki kolyeyi çıkarıp atmak ve rengini yerine getirebilecek varisin kral olacağını söylemek olmuştur. Daha önce krallık yarışında 7 oğlunun 3'ü ölmüş, geriye 4 oğlu kalmıştır. Bunlar da kolyeyi bulmak için yola 
çıkarlar. Bu arada herkes birbirinin kuyusunu kazdığından birer birer ölürler :)

Tristan ve Yvaine eve dönüş yolunda cadılarla, korsanlarla (Robert De Niro) ve varislerle karşılacak ve epey maceralı bir yolculuk yaşayacaklardır.

Sonunda ne mi olur?

Tristan gerçek aşkı bulur ve onun sonsuza dek parlamasına neden olur :) Cadılar ölür, korsanlar yıldırım toplamaya devam ederler..

Güzel insan filmi :)

Öykücüüüüüüüüüm,

Müzik konusunda tekrar kocaman teşekkürler!

Dayanamadım filmaniac'a Stardust'ı ekledim! :)

Güzeller güzeli Sienna Miller'ı,


Michelle Pfeiffer'ı


ve Clare Danes'i seyrederken  çok mutlu oldum. Siz de fantastik, masalsı filmleri seviyorsanız mutkala seyredin!


İyi seyirler şimdiden..

(Resimler her zamanki gibi www.images.google.com dan)